Kulağındaki fısıltının farkında olsan, her sabah ışıltısında kaybolduğun o küpeleri takmaman gerektiğini bilirdin. I- Gıcırdıyarak açıldı kapı. Elini sıkıştırmamak, sesini, gölgesini ürkütmemek için parmak ucundaki gidişine bir sinsilik katmıştı. İki gün evvel, sabah kapıyı Yasemin yağlamasaydı, kapı homurdanacak , bu ayrılık bu kadar çabuk gerçekleşmeyecekti. Ruhun duymadı gidişini Yasemin. İçinde taşlar yerinden hiç oynamadı. Kaderin sivri dişlerindeki pırlantanın ışığı seni uyandırmadı. II- Gıcırtısız kapı sessizce kapandı.Elektirikler kesikti, gecenin karanlığına çığlık olacak ışık gözünü alamadı. Sabah kahvesini de yapamadı, ısıtıcı güçsüz kalmış, bir ölüm sessizliğinde ışığını, ateşini kapamıştı.Elektrikler kesikti, her sabah yaptığı gibi duşunu alamadı. Gömleği, temiz atleti, çorabı, çamaşırı her zamanki yerindeyi, yerini bilip aldı, uyandırmaya kıyamadı. O sabah, sabaha karşı, vedasız bir yolculuğa başladı. Bir ayrılık konuşması, arkasından dökülen bir bardak su, kendinden önce açılan kapı otomatiği yoktu. “Beni uyandır giderken.” dememiş miydi? Bu ilk gidişi değildi de bu ilk vedasız gidişinde bir gölgelik karaltı uçuştu kapı arkasından, farkına varamadı. İki gölge gibi çıktılar evden. Köksüz, sözsüz, veda öpücüksüz-ki bir kadın için son sarmalama ne demektir bilmezken erkekler- III- Gitmiş. Kokusu da yok, kapıya asılmış ıslak havlusu da. IV- Ayakkabısı ses çıkarmazdı, zaten. Gürültülü gidişleri sevmez, kapı deliğinden bakar, kimse yokken kapıdan çıkmayı tercih ederdi. Zoraki gülümsemelerin en zorlaması da sabah saatlerinde değil miydi?Telefonu şarjdaydı, alarmı kurmadan uyanmıştı. Uykusudan mı eski hayatından mı bilinmez. şiddetli bir yağmura uyanmıştı. Ayakları soğuktu, hele ki parmakları… İçinde, midesinde hafif bir yanma hissi. İlaç çekmecesinden -sadece kendisi için alınmış-bir mide ilacını susuz atmıştı ağzına, evden çıkmadan. Bir ara ilaç kutusunu da düşündü yanına almayı, aklıdan silindi. Aynada kendisine baktı. Arkasında “o” olunca bir çınar ağacı gibi durmak anlamlıydı. Yanmadığı halde, elektirik düğmesini kapadı. Oysa kapadığını sandığı anda açmıştı. Bir not bırakmayı düşündü, “iki güne dönerim, beni merak etme, telefonum kilitlendi, seni arayamayabilirim, ama ilk fırsatta ararım yazacaktı….yoldan ararım diye geçirdi aklından. İLk kez bir başka kapıdan gidecekti. Sınır kapısının değişikliğini söylemesinden bir “kıymık” batmış meğer ki kaderin parmağına.Ne bilsin… V- Bir kıymık battı, bir kramp girdi, bir öksürük sesi, bir göz oğuşturma, bir kafayı kaldırma ve tekrar yastığa gömülme ve sonra bir daha bir daha boş duvarlara, boş koridora seslenme…Uyandı Yasemin.Gerinirken seslenmeyi ihmal etmeden. -Sinan, geç mi kaldın, uyanamadın mı? -Saat çalmamış galiba, çok derin uyumuşum, içerde misin? Uyuya mı kaldı kanepede?Sinannn??? …???….E yok,çıkmış… Ne zaman çıktı ki? Aaaaa,e aşk olsun Sinan. _Hay aksi, uyanamamışım demek ki. Elektrikler kesik, su da. Bu nasıl bir sabah böyle… Telaşla söyleniyordu evin sessizliğine ve loşluğuna. Duvarlar konuşacak oldu dilsizliğini unutup, gidişini yansıtacak oldu perdesi ardına kadar açık pencereye, sesleri çıkmadı. -Telefonum nerde? -Ev, cehenneme dönmüş, benim haberim yok.Yasemin, kızım kalk giyin, çık evden, nasıl bir ağırlığı varsa günün, dışarda başlasın. Duvardaki guguk saatinin 8 sesi , kasveti dağıtır mıydı bilinmezdi de Yasemin’i ürpertmeye yetti.” Yedi mi olmuş saat? “diye geçiriyordu içinden ki saat 7.18′i gösteriyordu. Şaşırmadı, saatin 8 kez seslendiğini de anlamadı. Saatin o saatte çalışına çok sonra şaşıracaktı. Bir çırpıda giyindi, sokağa attı kendini. Yüzünde yağmuru hissetti, sokak bomboştu. Üstündeki “siyahlar” hiç giymediği kadar karanlıktı. Küpelerindeki ışıltı günün neşesiydi -henüz o da ışıltının farkında değildi- İlk ışık, küpeden geldi. Bir fısıltı şıkırdadı.Simi….Simi…. -Aynaya bak,Simi, gözlerindeyim. Arabasına binmiş, ilk ışıklarda saçlarını düzeltirken gözlerine takıldı gözleri. Bu ışıltı, bu küpelerden gelen…Bu ses, kulağında vızıldayan….Büyülendi. Birkaç ışıkta yüzü renklendi. Gözleri küpelerinden yansıyan ışıkta, büyülendiğinin farkına varmadan yüzüne beliren tebessümü büyütmekle uğraşırken Sinan’ın gidişini çoktan unutmuştu bile. Ararım demişti, telefonu kapalıydı, şarjı azdı, eli telefona giderken çalan telefon onu daha da uzaklaştırdı günün kefeninden. -Yasemin Hanım, sabah ulaşamadım size, telefonum kitlendi. ( Bu da neydi şimdi? ) Sabah 11′de toplantımızı hatırlatmak için… -Hande, bir kahve istiyorum, bir de yiyecek bir şey hazırlasın Fatma Hanım. Tost belki, beyaz peynirli. -Tamam Yasemin Hanım, siz gelene kadar hazır olur hepsi. -Bugün dosyalarda boğulmak istemiyorum. Dışarda birkaç görüşme ayarla bana. Yavuz’a da telefon açar mısın? Akşam için, boya ve kesim, ama 7′den önce geçemem…Beklesinler beni. -Elbette, daha açmamıştır, notumu aldım, siz toplantıdayken ararım. -Şarjım az, gelince takalım, unutturma Hande, arayan olursa not al, ben sana yönlendiriyorum telefonu şimdiden.Görüşürüz. Yasemin telefonu kapadı. Son bir kez Sinan’ı aradı. Meşgul çalıyordu. -Beni arıyordur belki dedi, telefonu kapadı. Aynada kendi gözleriyle buluştu. Kendi bakışı sandığı gözleriyle. Işıltısında bir gülüş vardı, sivrilen dişlerinde bir ışıltı, tırnaklarında bir gerginlik, küpelerde sarsıntı. VI- O sırada ofiste bir telaş.Hande Hanım’ın boğazında bir düğüm. Tamamlanmamış bir telefon görüşmesi, Sinan Bey’den son kahkaha, arabanın içine kaçan bir baykuş, ağzında bir taşlı yüzük… Sınır kapısında bir boğuk duman. İki takla, bir eyvah, Sinan’ın ağzında bir Yasemin kokusu, gökte uçan bir baykuş…sivrilen dişinde bir ışıltı, fısıltı. Simi…simi…sıra sana geldi şimdi…
Kategori:
Şiirler